|
|
Birsen Birdir’le Dream TV’de bol bol müzikten bahsettik, sevdiğim şarkıların videolarını izledik…
Bu haftasonu Dream TV ekranlarını ben ve ilk albümü çıkmış diğer müzisyenler ele geçiriyor! Klipler, röportajlar ve canlı performans görüntülerimizi kaçırmayın derim…
Ses getiren blogcuların kurduğu bu güzel aktüel derginin Mayıs sayısında bir röportajım yayınlandı. Okuyunuz paylaşınız!
Nükleer santralleri sevmiyoruz. Çernobil’den zehirlenen onbinler, Japonya tsunamisi sonrası Fukuşima’da ortaya çıkan risk ortada. Kontrol edilemediğinde böyle tehlikeler yaratan bir enerji üretimine karşı çıkmak doğal olarak herkesin ilk tepkisi. Ancakişin matematiğine girdiğimizde, kaçınılmaz gerçekler ve çevre faktörü bize başka şeyler anlatmaya başlıyor.
Türkiye ve Dünya nüfusunun, azalan bir büyüme oranına rağmen her yıl %1-2 oranında arttığı bir gerçek. Ülkemizde sadece 2010 ile 2015 yılları arasında toplam elektrik tüketimi ihtiyacı artışı yıllık %9.5 civarında tahmin ediliyor. Yatırım yapılmazsa kısa zamanda enerji kesintisi ve dışa bağımlılık sorunları artacak. Türkiye’de 2007 yılı itibariyle elektrik üretiminin %51.4’ü doğalgazdan ve %35.1’lik kısmı linyit ve kömür gibi fosil yakıtlardan üretiliyor. Kısacası küresel ısınmaya katkımız maşallahlık (!) seviyede, yaninükleere hayır derken temiz havaya ve iklim korumasına da hayır dediğinizi unutmayın.
Gelelim yenilenebilir enerjiye, yani su (hidroelektrik), rüzgar, güneş, jeotermal, biomass, gel-git enerjisi gibi çevre dostu yöntemlere. Türkiye’de HES’ler toplam elektriğin %12.2’lik kısmını karşılıyor (2007) ve ne yazık ki yeni baraj kurulabilecek alanlar kısıtlı ve ben dahil birçok kişi Hasankeyf gibi yerlerin yok olmaması için daha fazla HES yapılmasına karşı çıkıyor. Rüzgar ve güneş enerjisinin dünyada daha çok kullanımı var ancaküretim kapasitesi ve verimlilik olarak, onlar da nükleer santraller ile kıyaslanmaya bile değmeyecek kadar güçsüzler. En çarpıcı örnek dünyada en çok güneş enerjisi üreten ülke Almanya‘dan: 2010 yılında Almanya’nın bütün güneş santrallerinde üretilen toplam elektrik 14397 GWh (Geleceğe Dönüş filmindeki gibi jigavat saat gibi okunur!). Aynı sürede, tsunamiden zarar gören Fukuşima nükleer santrali, tek başına 29221 GWh elektrik üretmiş. Yani sadece bir nükleer santral, kilometrelerce kare alana yayılmış güneş panellerinin iki katından daha fazla elektrik üretiyor. Bu alanlarda tarım yapılamadığını da hatırlatalım.
Henüz geliştirme aşamasında olan hidrojen enerjisi, er ya da geç dünyada ana kaynak haline gelecek ancak onun da araştırma ve geliştirmesi 21.yüzyılın ikinci çeyreğinden önce bitirilemeyecek gibi görünüyor.
Böylece herşeye hayır derken bir de bakmışız, nükleer enerji vazgeçilmez bir hale gelmiş. ZatenDünya Enerji Konseyi (tahmin edersiniz ki benden sizden iyi biliyorlar) şu anda dünya ihtiyacının %20’sini sağlayan nükleer enerjinin 2050 yılında %42 civarında olmasınıöngörüyor. Bu demek değil ki yenilenebilir enerji yatırımı devam etmeyecek. Ancak nükleersiz bir enerji sepeti de olası değil.
Peki bunca santralin güvenliği nasıl sağlanacak? Çernobil gibi 1.nesil reaktörler felaketlere açıktı ancak o tipler uzun süredir yapılmıyor. Fukuşima gibi 2. nesil reaktörler çok daha güvenli ve onlarca yıldır güvenli bir şekilde çalışsa da, tsunami gibi büyük felaketlerde eksikleri ortaya çıkıyor. 90’larda yapılmaya başlanan 3.nesil reaktörler, bu tip felaketler ya da terörist saldırılarına bile dayanıklı sistemler olarak dizayn ediliyor ya da iyileştiriliyor. Soğutma sistemleri bir şekilde bozulduğunda, başka jeneratörlere ihtiyaç duymadan kendini kapatabilen santraller bunlar. Geçtiğimiz seneden itibaren de 4.nesil reaktörlerin test ortamlarında denendiğini biliyoruz. Yani eğer Mersin’e ya da Sinop’a yapılırsa, bu reaktörlerin hangi teknolojide yapıldığı çok önemli. Doğru bir şekilde yapıldığında, böylesine olgun bir teknolojinin (since 1950!) son geldiği nokta bize güven verebilir.
Güven vermeyen taraf ise, şu anki iktidarın yaptığı herşeyi yüzüne gözüne bulaştırmaalışkanlığı. Etkin bir denetim ve halk baskısı sonucunda güvenli bir nükleer santrali Türkiye’de yapabilmeleri de tabii ki olası. Biz istesek de istemesek de, karşısına daha iyi bir alternatif çıkana kadar nükleer enerji -aynı komşularımıza olduğu gibi- buraya da gelecek gibi görünüyor. Gaz maskenizi takıp sokaklarda gösteriye çıkmadan önce bir daha hesabınızı yapın derim :)
Kaan Tarıman, ilk albümü “Üç Boyutlu Yalnızlık”ın üçüncü video klibinde, albümün en hareketli şarkılarından “İstanbullum” için kamera karşısına geçti.
Söz ve müziğin Kaan Tarıman’a ait olduğu şarkıda, aşık olan bir adamın sevdiğinden uzak kalma hikayesi ve kavuştuğunda yaşanan duygu yoğunluğu anlatılıyor. Görüntülerde ise bu hikayenin sonunda gelen çoşku, en samimi ve doğal haliyle ortaya çıkıyor. Kaan Tarıman ve grup üyelerinin prova stüdyosunda yaptıkları performans, sıcak renklerle resmediliyor.
İstanbullum’un kamera arkasında, masalsı görüntüleriyle 1 numaraya kadar çıkan ve uzun süre listelerde kalan “İçinden Söyle”nin yönetmeni Dağhan İş yer alıyor.
*****
Kaan Tarıman’s third video was shot for Istanbullum, a fast beat track from his debut album, Üç Boyutlu Yalnızlık.
Istanbullum is written and composed by Kaan Tarıman, telling the story of a man who is away from his love. The lyrics depict this man’s sorrow being apart and his joy when they get together at the end. The video includes footage of Kaan’s band performing in their practice studio, sharing the good mood at the end of the story.
The director in charge is Dağhan İş, who worked with Kaan also in his previous video, İçinden Söyle, which went #1 on Dream TV and stayed in charts for a long time.
*****
Istanbullum
Albüm: Üç Boyutlu Yalnızlık (2010)
Söz-Müzik: Kaan Tarıman
Grup Üyeleri: Emir Erünsal, Ozan Tekin, Tufan Büyükgüngör, Cengiz Tural
Yönetmen : Dağhan İş
Menajer: Defne Turaç | defne@tariman.com
http://www.tariman.com
http://www.facebook.com/kaantariman
http://www.twitter.com/tariman

Hayat nasıl başladı? İlk insan nasıl oluştu? Doğadaki bu düzen nasıl meydana geldi?
Bu tip sorular aklımızı devamlı meşgul etmese de insan kendini, hayatı boyunca en az birkaç kez bunları düşünürken buluyor. En azından çocukken, henüz hayal gücümüz köreltilmemişken, belki de bunları daha çok düşünüyorduk gibi geliyor.
Büyüyünce de merak etmeyi bırakıp, “Yaradanın takdiridir” diyerek işin içinden çıkmak isteyen çok insan vardır eminim. Ancak bu mantık, öğrenmemeye, düşünmemeye ve şüphe etmemeye sürüklüyor insanı. Şüphe olmayan bir zihinde de ilerleme olmuyor. Sonra da Japonya’daki tsunamiyi 2012 yılı safsatasıyla açıklamaya kalkıyorlar. Neyse konudan sapmayalım!
Son zamanlarda okuduğum evrim üzerine kitaplardan yola çıkarak size, kendi anladığım şekilde, Dünya’da hayatın nasıl başladığını anlatmak istedim, buyrunuz:
Fizik ya da kimya ne derseniz deyin, bazı atomlar belirli koşullar altında birleşerek daha kararlı yapılar haline geliyorlar, yani beraber oynamayı seven çocuklar gibi elele veriyorlar ve bir daha yalnız oynamak istemiyorlar. İşte bundan 4 milyar yıl önce - kimse tam olarak bilmiyor ama büyük ihtimalle - Dünya’da bol olan o kararlı moleküller arasında su, karbon dioksit, metan ve amonyak vardı. Hatta bu moleküller de, morötesi ışınlar ya da düşen yıldırımlar sebebiyle daha büyük ve yine kararlı moleküller oluşturdular. Bu kararlı moleküllerden en çok ortaya çıkanı da amino asit denen bugünkü bütün canlıların yapıtaşı olan proteinin ham maddesiydi.
Amino asit çeşidi bu moleküller öyle çoktu ki, belki de dünyadaki denizlerin tamamı bunlarla kaplıydı. Güneşin de etkisiyle bu değişik yapıdaki moleküller kendi aralarında birleşiyor-ayrılıyor ama daha kararlı yapıda birleşenlerin sayısı doğal olarak artıyordu. Bu dev ilkel çorba içerisinde oluşmuş binlerce çeşitorganik madde vardı ama onlarda hayat vardı demek zor.
Bir gün çok özel bir molekül oluştu. Diğerlerinden daha karmaşık ya da büyük değildi ama olağanüstü bir özelliği vardı: etrafında bulunan yapıtaşlarından kendi kopyasını yapabiliyordu. Bu gerçekten olağan bir şey gibi görünmüyor ama bu olayın sadece bir defa gerçekleşmesi bile o kopyaların çoğalmasına yetti. Sayısal Loto kazanmak ne kadar zor gibi görünse de eğer milyonlarca yıl boyunca her hafta kupon yatırsaydınız büyük ikramiyeyi bir defa tutturamaz mıydınız?
Aslında biraz daha düşününce kopyalayıcı molekül de çok garip bir şey değil. Bir zincir gibi uzanan yapıtaşları düşünün, bunlar öyle ki, kendileriyle aynı olan yapıtaşlarıyla bağlanmayı seviyorlar diyelim. İlkel çorba içinde yüzen bir zincirin yanında o zincirin aynısının oluşacağını hayal etmek zor olmamalı.

Bu özel molekülün bazı kopyaları dış etkenlerden dolayı eksikti ya da ufak farklılıklar gösterdi. Farzedin ki bir kopyası, orjinalinden daha kararlı, yani etraftaki ayrıştırıcı etkilere daha iyi direniyor. O da kendini kopyalayabiliyorsa doğal olarak zamanla, onun sayısı, orjinalin sayısını geçecektir. Kısacası, daha uzun ömürlü olan, kendini daha hızlı kopyalayan moleküller mutlaka orjinallerinin sayısını geçecektir. Mesela daha sonra, içlerinden bazılarının etrafında ince bir zar oluşup, molekülü çok daha iyi koruyacaktır, bu sefer onların sayısı artacaktır. Hatta isterseniz o moleküle ilkel bakteriler de diyebiliriz, yani ilk canlı varlıklar! İşte evrim denilen şey, bu basit mekanizma aynen böyle devam ediyor.
Hayat dediğimiz şeyin tanımı bile belirsizleşiyor aslında, hangi şeylere yaşayan bir canlı diyoruz? Böyle küçük adımlarla milyonlarca yıl boyunca gelişen, daha sonra coğrafi farklılıklar yüzünden birbirinden farklılaşan milyonlarca değişik tür. Hepsi birbirinden o kadar farklı ama hepsinin her bir hücresinde korumaya çalıştığı o kopyalayıcı molekül zinciri, yani artık adına DNA dediğimiz o küçük iplik. İşte insan da, bütün diğer canlılar gibi böyle bir şey: DNA’sını koruyan, kolları bacakları çıkmış dev bir hayatta kalma makinesi, the ultimate survival machine!
Son zamanlardaki merak mevzusu, en basit şekilde dünyada yaşamın nasıl başladığını yazmaya çalıştım.
Üçüncü klip için istekleriniz doğrultusunda kararımızı verdik: Istanbullum!